Bir Gönüllünün Günlüğü-Bicske

Bir Gönüllünün Günlüğü-Bicske-
Bir Akdeniz ülkesi olan Türkiye’den kalkıp gitmiştim bir Doğu Avrupa ülkesi olan Macaristan’a sadece hayatımı değiştirecek o mülteci kampında gönüllü olmak için… Arkadaşlarım, ailem anlam verememişti bu yaptıklarıma… “Sen kalk buradan sadece gönüllü olmak için mülteci kampına git ve orada bir üç ay yaşa!”
İstanbul Atatürk Havalimanı’na gidiş yolundayken, yalnız başıma olduğum takside de, gerçekten “Ben nereye gidiyorum?” demeye başlamıştım. Beni götüren taksinin şoförü bile bana: “Herkes Avrupa’ya giderken, sen neden Macaristan’a gidiyorsun?” demişti. Sonra kendimi bir mülteci kampında bulmuştum. Sanki küçük bir Afgan köyüne gelmiştim. Penceremden duyulan Farsça sözcükler, kampı saran Afgan yemek kokuları arasında:

“Bir sabah odamın penceresinden Farsça müzik seslerini duyarak uyanmıştım..Odam sözde okul denilen ve öğrencilere sadece iki saatlik örgün eğitim veren binaya bakıyordu ve her sabah bazen baş örtüleri ile, bazen başörtüsüz önümden geçen çocukları ve insanları görmek beni mutlu ediyordu. O gün ise uyandığımda penceremden Farsça müzikler sızıyordu odama ve çocuklar oynuyordu…Kampta Afganlar çoğunluktaydı, ama sonradan Somaliler de, Suriyelilerde çoğalmaya başlamıştı. İşte bu yüzden farklı renkler ve farklı sesler daha bir güzel olmuştu… Bir masada Somalilerle otururken, diğer masada ise Suriyelilerle oturuyordum, bir zaman sonra da çocuklarla oynarken Farsça kelimelerle boğuşmak zorunda kalıyordum ve bunu çok seviyordum. Çünkü benim aklım Afganistan’da takılı kalmıştı.”
Bu hikayenin sonrası ise bir mülteci ile gelmişti…Çünkü nereye gidersem gideyim hikâyemi yazmak için beni hep bir mülteci karşılıyordu ve o hikâyelerin sonu hep bir mülteci ile bitiyordu…
Bicske geçiciydi kimileri için, kimileri içinse, iki yıldır yaşanılan bir yerdi, gidecek başka bir yer yoktu ama burada da yaşam kurulmuyordu…-Entegrasyon adı altında işlev görmesi gereken Bicske’deki bu kampın geleceği kafalarda soru işareti bırakırken, gerçekten de kampta iki yıldır kalan kişiler bulunmaktaydı… Eskiler gitmeyince yenilere bir türlü yer açılmıyordu. Bundan dolayı başka bir şehirdeki sığınmacı kabul merkezinden mülteciler otobüse bindirilip buraya gönderiliyorlardı..Bicske’deki bu kampta ister yer olsun, ister yer olmasın-
Bicske bende garip bir etki yaratmıştı. Buraya gelmeden önce, Budapeşte’nin Doğu Avrupa’nın kalbi olmasına rağmen, altı aylık gönüllülük projemin çoğunu Bicske’de geçirmek istemiştim. Ama proje gereği Budapeşte’de üç ay geçirip, Bicske’ye dönme vakti gelince, alışmışlık duygusu, beni asıl amacımdan uzaklaştırmaya başlamıştı. Korkuyordum mülteci kampı kelimesinden. Soğuk yüksek duvarları olan binalara kapatılmış insanların suratına zorla gülümseme yapıştırmak için oraya gidiyormuşum gibi geliyordu bana. Sonra önceki gönüllülerin anlattığına göre, mültecilerle aynı binada kalacaktım. Aynı yurt gibi olacaktı ve Budapeşte’deki gibi kendime ait bir odamın yerini burada birkaç kişi ile paylaşacağım bir oda alacaktı. İnternet olmayacaktı ve sabah yemek kokuları ile yeni güne uyanacaktım…-Evet gönüllü aktivite odasına her gidişimde burnuma gelen o yemek kokusu artık bana tanıdık gelmeye başlamıştı ve hoşuma bile gidiyordu-
Sonuçta tüm bu korkularımın arasında Bicske’de bir mülteci çıka gelmişti. Onun kelimeleri beni avutmaya başlamış ve hikayemi yazmamda da yardımcı olmuştu. Zaten sonrasında da hikayenin sonu onunla gelmişti…

"This is the beauty of life that wherever we go and every stage of life we meet some new people and Almighty Allah has given a nature to a human being that he adjust very quickly with the surroundings." (J.N.S)

Ve ben Bicske’deydim…

Kimse anlam veremiyordu burada ne yaptığıma..Bir kız vardı ve kampın içinde sürekli geziniyordu, çocuklarla oynuyordu. Bu yüzden hep sorulara maruz kalıyordum: “Burada mı çalışıyorsun? Sosyal çalışmacı mısın yoksa öğretmen mi?” Bir türlü anlatamıyordum “gönüllü” kelimesinin ne olduğunu ve o kelimenin içini doldurmak için burada bulunduğumu. Hele birde kampın içinde onlarla beraber yaşadığımı öğrenince iyice şaşırıyorlardı. En sonunda anlamayınca da “yani mülteciler nasıl yaşıyor, ne yapıyorlar bunu görmek için buraya geldin herhalde” kararına varıyorlardı…

Türkiye’den bir gönüllü vardı ve o da mülteci kampının içinde yaşamaya başlamıştı…Projenin tüm olumsuzluklarına rağmen belki de en güzel şey bu kampın içindeki havayı mültecilerle soluma imkanımın olmasıydı. Hele bir de baharla karışık yazın gelmesi ile- kış çok uzun sürmüştü ve bahar kendisini şöyle bir gösterip yerini yaza bırakmıştı- akşamları da kampın içinde yaşama ayrıcalığımdan dolayı, mültecilerle sohbet, gece yürüyüşü derken kamp hayatı zevkli geçiyordu.

Kampın içindeki sözde en fiyakalı odalardan biri olan internet odasının yanındaki “guest house” da kalmaya başlamıştım ve mültecilere verilen beyaz nevresim takımları yerine gönüllülere verilen hastane havasında olmayan renkli nevresim takımı ayrıcalığından da yararlanıyordum. Bir gün mültecilerin deyimiyle “sosyal building”den renkli nevresim takımımı aldıktan sonra dışarı çıktığımda, elimdeki renkli nevresim takımı bir mültecinin dikkatini çekmişti…”Good good” diyerek yanımdan ayrılmıştı…

Sonra da hikâyemin devamı, başından beri bana yardımcı olan o mülteci ile devam etmişti. Ama güzel günler de bitmek üzereydi. Çünkü buradaki üç ayımın sonuna bile yaklaşmaya başlamıştım…
Bilmiyorum bana neler oluyor? Son üç gündür her şeyi tepetaklak hadde getirebilecek kadar ileriye gidip, sonra her şeyi tekrardan ilk haline döndürüyorum veya döndürmeye çalışıyorum…Yeni durumlara alışmam zaman alıyor, ama alıştıktan sonra da bırakıp gitmek zor geliyor…
Anlamışsındır mesajlarımdan son üç gündür nasıl kızgın olduğumu..İnternetimiz kesilince, tüm dünyam alt üst olmuştu…Gecelerimi dolduran sesin, görüntün olmayacaktı ve ben bizim koordinatöre “geceleri ailemle konuşmam gerektiği için internete ihtiyacım var” diye bir yalan uydurmuştum. Aslında ağlamalarımın sebebi sendin…Seninle artık geceleri konuşamayacaktım. Bir anda dünyamı mutluluğa boyamıştın ve adını koyamadığım bu duyguları tanımlama zorluğunda beni bırakıp gitmiştin, aynı hayatıma giren tüm mülteciler gibi… Siz hep hareket halindeydiniz ve nedenini sana sorduğumda:
“Şule, mülteciler sürekli hareket halinde değil. Onların sadece “paper”lere ihtiyacı var. “Paper”ları olduktan sonra bir yerde durup kendi yaşamlarını kuracaklar!” (J.N.S) diye cevaplamıştın. -Sınırlar olduğu müddetçe, insanlar hareket halinde olacaklardı. Sığınma ve göç birbirine girecekti ve aynı Macaristan örneğinde olduğu gibi, mülteci olsalar bile, tekrardan yollarda olacaklardı, çalışmak için ve çalınmış hayatlarını kurabilmek için.
Evet belki buraya gelmemde ki, asıl amacım gönüllü hizmet yapmaktı, ama altında yatan neden benim kabullenmekte zorlandığım ama senin haklı olduğun gibi, cvime mültecilerle alakalı referans eklemekti…Böylece ben de bu tarz işlerde yer alarak, aslında mültecilerin bir “business” haline getirilmesinde payımı düşeni alıyordum. Siz olmasaydınız, birçok kişi işsiz kalacaktı. Ama sence dünya “business” üzerine kurulmuş değil miydi? Tüm bunlara rağmen hayatıma başka bir bakış açısı kazandırmıştın, ona şüphe yok!…Senin bu yorumlarından sonra kendimi bir girdabın içinde bulmuştum, çünkü aktivist kimliğimin altında yaptıklarım aslında bu göç alanında kendime yer edinmek olarak açıklanabilirdi…Sana dediğim gibi, bu dünyada beni tatmin eden şey yardım etmek üzerine kurulmuştu. Keşke doktor olsaydım da, mültecilere dolaylı olarak yardım edebilseydim ama olmadı ve ben de bu yolu seçtim, her ne kadar sistemin bir parçası olsam da… Ama bankada çalışsaydım da, yine sistemin parçası haline gelmeyecek miydim? İşte bu yüzdendi ağlamalarım nedeni. Sen yoktun ve ben Bicske’de bu düşünceler arasında bazen dibe vurup, bazen kendimi göklere çıkarıyordum. Aynı bugün olduğu gibi...İşte sonuç olarak, kamptaki yeni kural gereği beşten sonra internetimiz olmayacaktı. Ben de son üç gündür ağlamalarımı ve internetin yokluğunu yapıcı bir duruma dönüştürme kararı almıştım ve havanın da Macaristan’da artık yavaş yavaş ilkbaharı hatırlamasına sevinerek kendimi kampın içine atmıştım. Amaçsızca çocuklarla oyun oynamıştım, ergen kızların çat-pat konuştukları İngilizceleri ile aşk hikâyelerine konuk olmuştum, parkta çocuklar gibi salıncakta sallanmıştım.
İşte bu yüzdendi son üç gündür tüm ağlamalarımın sebebi. Arkadaşlarım gittikten sonra, Budapeşte daha sıkıcı olmaya başlamıştı. Artık gece hayatları yoktu, artık canım sıkıldığı zaman kendimi Budapeşte’ye atıp, bir gece konaklayabileceğim bir ev bile yoktu. Bunlardan dolayı kendimi Bicske ile avutuyordum ama işte her zaman gülen gözlerimle dolaşamıyordum evlerin arasında…
Sonra bir bakmıştım ki, benim de zamanım gelmişti bu kamptan gitmek için, aynı senin gibi.. Senin o küçük çantanla kampı terk etmenin aksine, ben koca bir bavulu doldurmuştum anılarımla…
“Bazen gitmek küçük bir sırt çantasına dünyayı doldurmak gibidir. Bundan sonraki yolunun neresi olduğunu bilsen bile, yeni bir hayat kurana kadar ya bir arkadaşının evinde, ya bir otel odasında bir yere sıkışmak zorunda kalacağından, çantana koyduğun tek şey anılarındır. Çantana koyacakların deneyimlerinden daha fazla yer kaplamamalıdır. Böyle bir durumda “gitmek” en çok arkanda birisini bıraktığın zaman acı verir. Çünkü öncekinden daha az cesursundur bu sefer. Sen de oyunun bir parçası olduğunu anladığında, tek çare hayatını bir şekilde yoluna koymaktır. Bazen de yaptığın şey, hayat hikayeni resmetmek isteyen herhangi bir fotoğrafçının veya gazetecinin sana yalvarışlarına aldırış etmeden, hiç tanımadığın bir yabancıya ağzından dökülmesidir hayat hikayenin.”
Aslında buradan nefret ettiğim de çok günlerim olmuştu ve bir o kadar da bağlanmıştım çocukların seslerine, farklı seslerine. Arkadaşlarım da şaşırıyordu bu halime. Çünkü nasıl olur da internet olmasa bile, buradan kendimi koparıp Budapeşte’ye koşamıyordum. İşte buna bir türlü anlam veremiyorlardı. Ama şimdi kendimi Bicske’den de koparmam gerekecekti…Çünkü artık dönmem gerekiyordu bilinmezliklere…
“Khoda Hafez” (Hoşça kal)