Unutmayın: "Paylaştıkça Çoğalır"

Herkese merhabalar,

Ben Oğuzhan Gürsoy. Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğrencisiyim. “Paylaştıkça çoğalır” cümlesini benimsemiş bir insan olarak bu projeyi duyar duymaz yine hikayemi insanlarla buluşturacak olmanın heyecanı ile geçtim bilgisayarın karşısına…

Benim projemin gerçekleştiği ülke Çek Cumhuriyeti’ydi. Kuruluşumun adı: Středisko Volného Ĉasu Ivančice. Projemin adı ise "We change the world to volunteers" idi. Projemin konusu ise spor ve dış mekan aktiviteleriydi. Projem süresince genel olarak; kuruluşumun profesyonel çalışanlarının yanında futbol, basketbol, hentbol, tenis, floorball antrenörlüğü yaptım. Ayrıca şehrimde düzenlenen festivallerde ve 3-6 yaş arası çocuklar için düzenlenen etkinliklerde sorumluluk aldım.

Benim Avrupa Gönüllü Hizmeti serüvenim gönderici kuruluşum Toplum Gönüllüleri Vakfı'ndan Volkan Abi'nin lise 3. sınıfa başladığımız dönemde yaptığı EVS sunumu ile başladı. O sunum salonundan çıktığım andan itibaren hep EVS'in hayalini kurdum. Ben bir EVS gönüllüsü olmalıydım... 18 yaşında olmadığım için 2 yıllık bir bekleme ve araştırma dönemi geçirdim. Üniversiteyi kazandıktan sonra hemen gitmek istedim ama başvurduğum projelerden kabul alamadım. 2011 yılında üniversitede İngilizce hazırlık sınıfında okurken proje araştırmaya devam ettim. İstenilene uygun formatta dikkat çekici bir cv ve motivasyon mektubu hazırlayıp gönüllüsü olmak istediğim projelere başvuru yaptım. Ardından proje sonuçları açıklanmaya başlandı ve 47 red alsam da Fransa, Romanya ve Çek Cumhuriyeti’nden kabul aldım. Bunun sonrasında maillerime en hızlı dönen, web sayfası en kaliteli olan, projesi ve yaptıkları ortada olan ve proje konusu bana en uygun olan Středisko Volného Ĉasu Ivančice’yi seçtim... Bana atılan kabul mailini alır almaz koordinatörüm Levent Abi'ye haber verdim... Sonrasında aileme... Projemin başlamasından 5 ay öncesinde seçilmiştim. Ama asıl süreç bundan sonra başladı. Pasaportum bile yoktu... Zorlu bir süreçten sonra vizemi elime aldığım güne kadar geldim. Vizemi aldığım bilgisini gönderen kuruluşuma ilettim. Ardından telefondan gelen bir ses: "On arrival eğitimine yetişebilmen için bir an önce gelmeni istiyorlar. Yarın uygun mu sana?" Sonrası her şeyi, herkesi geride bırakıp yeni bir maceraya atılmanın vaktiydi...

Hayatım bir günde değişmişti…

… Gitmek ... Yaptığım yolculuğun adı buydu... Her şeyi, herkesi bırakıp gitmek... Ailemi, arkadaşlarımı, okulumu, çevremi bırakıp gitmek... Hiç şüphesiz geçirdiğim 1 yıl kendi içime yaptığım mükemmel bir seyahatti... Belki de bir yeniden doğuş... Dilini, kültürünü, tarihini bilmediğim bir ülke... Adını daha önce duymadığım bir şehir... Brno, Ivancice... Müthiş bir hikaye...
Sonunu getiremediğim ve ardına üç nokta eklediğim cümleler tıpkı benim geleceğim gibi... Bitirmek istemediğim bir yaşam bıraktım ardımda... Döndüğümde her şeyi yerli yerinde bulmayı umarak...
Ben Çek Cumhuriyetine giderken yanıma almayı istediğim üç şey yoktu... Kendimi bile Türkiye'de bırakmıştım ben... Yeni bir ben olarak döndüm nitekim... Geride bıraktıklarım ve yeni hayatım arasında sadece ama sadece 2 saat 5 dakikalık bir mesafe var…

Havalimanında elinde "Oguzhan Gursoy" pankartı ile beni karşılayan birisi... Dün gibi hatırlıyorum Atatürk Havalimanı’nda beklerken 20 dakika rötarlı kalkan uçağımın bir an önce hareket edip beni hayallerime taşımasını beklediğim o anları... Prag'a indiğim anı hatırlıyorum.. Havalimanı’ndan çıktığımda yüzüme çarpan o sert ve soğuk rüzgarı...

Beni karşılamaya gelen ve coğrafya okuduğu halde Türkiye'nin çöl olduğunu sanan o kişiyi... Beni ilk gördüğü anda ki gülümsemesini… Eve girdiğim ilk anı hatırlıyorum... Ukraynalı ve Letonyalı ev arkadaşlarım karşısında İngilizcemin kötülüğünün yüzüme çarptığı o anları…

Rötarlı kalkan o uçak beni hayallerimin en orta yerine taşımıştı. İlk geldiğim zamanlar dil ve yemek konusunda ufak sıkıntılar yaşamıştım. Ama 3. haftamda artık bir Ivancice nüfusu 10.000+1 olmuştu. Ivanciceliyim ben… İsmimi telaffuz etmek onlara zor geldiği için bana yeni isimler verdiler: Ozy, Ogy, Ogi… Hatta arkadaşlarım Siyaset Bilimi okuduğum için onların ilk cumhurbaşkanları olan Vaclav Havel’in isminden esinlenerek bana Vaclav adını verdiler.

Çek Cumhuriyeti hakkındaki ilk gözlemlerim şu şekilde olmuştu: "Karşıdan karşıya geçerken tüm arabaların durması olayı çok hoşuma gidiyor. Herkesin bahçeli bir evi, arabası ve bisikleti var... Herkes mutlu... Her yer yeşil... Herkes spor yapıyor... Dev güneş panelleri tarlalarda... Dağların tepelerinde rüzgar tribünleri.. "

Kuruluşumdan Türkiye sunumu yapmam için teklif geldi. Kuruluşumun gençlik merkezinde Türkiye günleri düzenledim. Ardından ilgi git gide arttı. Bunun sonucunda ilçemdeki okullardan teklif geldi. Bunun sonucunda okullara gidip Türkiye sunumları yapmaya başladım. Sonrasında diğer gençlik merkezlerinde ve farklı ülkelerde sunum yapma imkanı yakaladım.

"O kadar ilginç sorular geliyor ki anlatsam inanmazsınız:
Türkiye'yi Afrika'da sanan,
Türkiye'yi çöl zanneden,
Sokaklarda nasıl gezebiliyorsunuz diye soran... vb. milyon soru...

Dinimiz, bayrağımız, ülkemiz, eğitimimiz, kültürümüz... Bugüne kadar temsil edilmemiş buralarda... Türkiye'yi tanımıyorlar. Tanımadıkları gibi inanılmaz ön yargılara sahipler."

"Son bir haftadır Türkiye sunumları yapıyorum. Her sunumdan sonra inanılmaz alkışlanıyorum. İnsanlar Türkiye'ye uçak bileti ne kadar, üniversiteleriniz ne kadar gibi sorularla geliyor. Bu şehir artık Türkiye'nin çöl olmadığını ve Türkiye'ye kar yağdığını biliyor. Bu şehir artık Atatürk'ü biliyor. Sunumda en çok alkışı her zaman Pamukkale travertenleri, Fethiye ve Palandöken alıyor."

Çek Cumhuriyeti yemek kültürü ve sosyo kültürü açısından Türkiye ile taban tabana zıt bir ülke. Aslında beni Çek Cumhuriyetine gitme konusunda teşvik edende bu zıtlıklar ve bilinmezliklerdi… Çek Cumhuriyetinde kuruluşum konusunda çok şanslıydım. Şehrimdeki insanlar tarafından seviliyor ve itibar görüyordum. Kendimi oraya ait hissediyordum fakat alışamadığım şeylerde vardı tabi ki.. Mesela Ivancice’de soyunma odalarında cinsiyet ayrımı yoktu pek… Antrenman öncesi ve sonrasında insanlar çıplak şekilde soyunma odasında dolaşıyorlardı. Duşakabin kültürü de yoktu; herkes ortak bir alanda yıkanıyordu... Çoğu restaurantta pisuvarların arasında bölmede yoktu... Bunlar benim için gerçek anlamda kültür şoklarıydı. Ama çözümünü bulmuştum: Antrenmanlara 5 dakika geç gidiyordum ve antrenmanlardan 5 dakika erken çıkıyordum. Duşumu da evimde alıyordum :)

Seyahatlerime dair…

Çek Cumhuriyetine gitmeden önce hep basit cevaplar aramıştım sorularıma. Sıkışmıştı duygularım içimde. Çıkacak delik aramıştım kendimden ama bulamamıştım... Giriş, gelişme yapılmış, ama sonuç eksik kalmıştı benim hayatımda hep...

Şimdi farklı her şey... Gittim ben.. Nasıl mı?
Gidersin, uzun, upuzun bir iç yolculuğa. Etrafındaki kimse fark etmese de, devlet kayda geçmese de, gazeteler yazmasa da, televizyonlar göstermese de, her şey farklıdır artık senin için. Güneş farklıdır, insanlar farklıdır, yuvasına buğday tanesi taşıyan karınca, kapının önünde miyavlayan kedi, komşunun çocuğunu korkutan köpek, alınan her bir nefes, atılan her bir adım. Sorsalar, hep buradaydı derler senin için; ama çelişmektedir söylentilerle senin için...

Çek Cumhuriyetinde kendimle hesaplaşmaya alışmıştım ben... Hep başımı alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmiştim… Sessizliği, sese dönüştürebilmiştim en önemlisi...

"Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan… Yollarla barışmalı…"

Benim favori mısralarım bunlar… Yollarla barışmak... Çek Cumhuriyeti’nde Plzen ve Usdi Labem hariç bütün şehirlerde bir vesile ile bulundum... Prag, Viyana, Bratislava gibi şehirlerin yanı sıra Polonya'nın bir kaç küçük şehrini de gördüm... 10 Nisan'da 2012 tarihinde ise 2 yıl öncesinde hayalini kurduğum Avrupa turuna çıktım. Bunun için kuruluşumdan tatil izni istedim. Hiç sorun etmediler. Hatta bu seyahatten sonra çeşitli ortamlarda gezi notlarımı paylaşacağım sunumlar yapmamı istediler. Hikayemin adı: “19 yaşında, tek başına binlerce km gitmek”ti... 13 ülke görme ayrıcalığını yaşamak...

Ivancice, Viyana, Bratislava, Prag, Berlin, Hamburg, Bremen, Dortmund, Köln, Amsterdam, Bruksel, Luksemburg, Paris, Barcelona, Madrid, Barcelona, Valence, Marsilya, Nice, Cannes, Monaco, Pisa, Floransa, Roma, Vatikan, Venedik, Viyana, Brno, Ivancice ... Arada gittiğim küçük şehirleri saymıyorum :) ...

Tüm bu seyahatlerim çok büyüttü beni… Hayallerime kavuştum… Seyahatlerimin sonuna yaklaşırken Türkiye’yi değil Ivancice’yi özlüyordum. Oraya geri dönmek için sabırsızlanıyordum. Ivancice kelimesini başlarda telaffuz bile edemezken artık oralı olmuştum…

EVS çok değer kattı bana. Çok gezdim, çok eğlendim, çok öğrendim ve çok ilhamlandım. Çok güzel işler başardım. Şehrimin futbol takımı ile antrenmanlara çıktım… Yerelde bir çok arkadaş edindim. Aynı zamanda dünyanın her yerinden arkadaş edindim kendime geçen 1 yılda… Hentbol ve floorball takımlarım ile turnuvalara katıldım ve çeşitli dereceler elde ettik. Brno’da düzenlenen Avrupa Paralimpik oyunlarının Çek Cumhuriyeti ayağında organizasyon ekibinde yer aldım. Şehrimin 800. yıl kuruluş etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen atletizm yarışında birinci oldum. Beni en çok ilhamlandıran kişiyi yani Usain Bolt’u, Çek Cumhuriyeti Ostrava'da düzenlenen Zlata Tretra yarışlarında stadyumdan canlı olarak izledim. Buz pateni yapmayı Çek Cumhuriyetinde öğrendim. Gönüllülük çerçevesinde gitmeme rağmen kendimce o çerçeveyi yeniden çizdim ben... Çok ilhamlandım, çok örnek aldım… Dilerim birilerine de ben örnek olabilirim…Kendi içime gideceğim diye çıktığım bu yolculukta bir çok hayatında kendi içine yolculuk etmesine yardımcı oldum. 3 yaşından 18 yaşına kadar yaklaşık 500 hayata dokundum şehrimde...


Sonra projem sürem bitti ve veda zamanı geldi… O zaman anladım ki onlar bana bende onlara çokdeğer katmıştım. Veda etmek istememe rağmen daha koşacak çok yolumun olduğunu düşünerek yeni bir sayfa açtım kendime… 15 ülke gezip görmenin ayrıcalığını EVS ile yakaladım ben. Bir çok hayalimi EVS sayesinde gerçekleştirebildim.

Çok özlüyorum Çek Cumhuriyetini… İkinci vatanım olan “yeşil cumhuriyeti” çok özlüyorum. Çantamı, çadırımı, uyku tulumumu alıp bilmediğim yerlere gitmeyi çok özlüyorum… Sıfırdan kurduğum o mükemmel hayatı, dostluklarımı, Çekçe derslerimi, ev sahibi kuruluşumu ve çalışanlarını çok özlüyorum.
Seyahat etmek değişmektir. Seyahat etmek, yeni insanlar ve yeni mimariler görmek kişinin hayatında devrimlere en kötü ihtimalle reformlara yol açar. Hayatı algılaması değişir insanın... Yasadığımız yerler dışında başka insanlar, başka kültürler vs vs başka başka şeyler varmış diye düşünür insan. "Buralarda hava farklı kokuyor","insanlar garip giyiniyor" cümleleri dökülür ağızdan. Gidilen yerde memleket, memleketin insanları, memleket toğrağı ve havası özlenir. Orasıyla burası kıyaslanır... Hatta bir önceki şehirle-ülkeyle kıyaslanır gezilen yer... Gezmek öğretir. Nerede yaşamalı acaba diye düşünülür hep... Kısacası gezi, dışarıda yapılan bir salınım olmasının yanında iç dünyaya yapılan bir yolculuktur...

"Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan…
Yollarla barışmalı…"

Benim bugüne kadar ki Avrupa maceram böyleydi... Umarım birilerine ilham vermiş, birilerine yol gösterebilmişimdir... Gezmek fiili benim için yeni başladı. Ve bitmeyecek hayatımın sonuna kadar. Kimi zaman otostopla, kimi zaman otobüsle, kimi zaman trenle yollarda olacağım. 2 sene sonra bir Avrupa macerası daha istiyorum. Buralarda yapacaklarım bitmedi çünkü... Ailemle gidilecek yollar var... Eşimle yapılacak bir dünya turu var parayı bulduktan sonra :) Özetle ben hep yollarda olacağım ve paylaşmaya devam edeceğim.

Unutmayın "PAYLAŞTIKÇA ÇOĞALIR!"
Binlerce kez şükürler olsun.

Sevgilerimle.
Oğuzhan Gürsoy